Aktif KonularAktif Konular  Forum Üyelerini GösterÜye Listesi  TakvimTakvim  Forumu AraArama  YardımYardım  Kayıt OlKayıt Ol  GirişGiriş
Prof Dr Uğur Kaynak Özel
 DOHAD | FORUM | Prof Dr Uğur Kaynak Özel
Mesaj icon Konu: Sorular Cevaplar Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
<< Önceki Sayfa   117 Sonraki >>
Yazar Mesaj
ugur kaynak
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
Simge
Dohad Onur Üyesi

Kayıt Tarihi: 09-Eylül-2007
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 1562

Alıntı ugur kaynak Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 14-Aralık-2014 Saat 09:02
"Taşınma işlemi biraz uzun sürdü. İnternet de ancak bir haftada bağlanabildi. Olaylardan uzak kaldım." diye yazınca, sağlığımla da ilgilenen birkaç dost dışında herkes, "A.. Öyle mi? Hiç fark etmedik." gibilerden tepki gösteriyorlar! Bu durumda kar yağışlı bir günde ölmemeye çalışacağım.

Düzenleyen ugur kaynak - 14-Aralık-2014 Saat 09:02
Uğur Kaynak
IP
meltem dikel
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
Simge

Kayıt Tarihi: 04-Eylül-2007
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 1207

Alıntı meltem dikel Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 14-Aralık-2014 Saat 14:51
Allah uzun ömürler versin hocam,çok yaşayın ..
IP
burcu demirhan
DOHAD YÖNETİM KURULU
DOHAD YÖNETİM KURULU
Simge

Kayıt Tarihi: 14-Ekim-2007
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 1496

Alıntı burcu demirhan Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 17-Aralık-2014 Saat 10:18
Allah sağlık sıhhat versin hocam. bu arada müsait olduğunuzda biga 4,4 ve 3,9 depremlerini yorumlayabilirseniz. :)
biz başımızda patlamadan hiç bir felaketle ilgilenmeyiz...
IP
Berkok Baybas
Yeni Üye
Yeni Üye


Kayıt Tarihi: 12-Eylül-2007
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 6

Alıntı Berkok Baybas Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 17-Aralık-2014 Saat 12:33
Sevgili Hocam cok

gecmis olsun aman bir yerlere gitmeyin artik bir daha Sevgi ve Saygilarimla
Berkok
IP
Gamze Gürcan
Üye
Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 24-Şubat-2009
Konum: Aydın
Gönderilenler: 133

Alıntı Gamze Gürcan Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 17-Aralık-2014 Saat 13:02
Çok geçmiş olsun Uğur bey sağlıklı ve huzur dolu bir ömür diliyorum.

Kar Tanesi Meleklerim Ve Huzur
IP
ugur kaynak
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
Simge
Dohad Onur Üyesi

Kayıt Tarihi: 09-Eylül-2007
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 1562

Alıntı ugur kaynak Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 17-Aralık-2014 Saat 13:45
İyi niyet duygularınıza en iyi niyetli yanıtlarımla, teşekkürler.
Uğur Kaynak
IP
muammer tosun
Üye
Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 16-Eylül-2007
Konum: Balıkesir
Gönderilenler: 123

Alıntı muammer tosun Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 06-Ocak-2015 Saat 21:28
Hocam; gençlik anılarınızı, MTA arazi çalışmalarınızı okumaya alıştırdınız bizi. Uzun bir süredir arkası kesildi, bunu bize kırgınlığınız mı (hiç ihtimal vermiyorum)yoksa sağlığınız elvermediği için mi yapıyorsunuz bilemiyorum. Ancak sağlığınızdan gerçekten endişe etmeye başladığımı belirtmek isterim. Çünkü bunun üretkenliğe alışık birinin davranış biçimi olamıyacağı düşüncesindeyim. Hürmetlerimi sunar iyi akşamlar dilerim.
IP
ugur kaynak
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
Simge
Dohad Onur Üyesi

Kayıt Tarihi: 09-Eylül-2007
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 1562

Alıntı ugur kaynak Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 07-Ocak-2015 Saat 10:12
Muammer Bey. İlginize teşekkürler. Gerçekten de artık her geçen zaman, etkinliğimden ve fiziksel gücümden bir parça alıp götürüyor. Madem ki ilgileniyorsunuz size ilginç arazi anılarımı yazabilirim.
Uğur Kaynak
IP
ugur kaynak
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
Simge
Dohad Onur Üyesi

Kayıt Tarihi: 09-Eylül-2007
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 1562

Alıntı ugur kaynak Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 07-Ocak-2015 Saat 10:37
Bütün akademik hayatı boyunca toplam bir hafta araziye çıkan “Masa Başı Profesörleri”nden değilim. Ömrümün en güzel yıllarını dağlarda geçirdim. Bizim kuşağın yerbilimcileri, şehirlerin varoşlarına “arazi” demezdi. Derin kanyonların tabanlarında, yüksek dağların tepelerinde çalışırdık. Mesleğimi sevdiğim kadar doğa’yı da sevdim. Bir yandan transmitter’in cıvalı rölesini çalıştırmaya uğraşırken, diğer yandan etrafımda uçan bir yaban arısının uçuş yetilerini test edebiliyordum.
Buradaki anılar bütün arazi çalışmalarını kapsamamaktadır. Arazi çalışmalarının temelini, Çadırlı Kamp Hayatı oluştururdu. Kemerimizin arasında bir silahımız vardı. Tek cümle ile korku nedir bilmezdik. Fırtınadan uçan çadırımızı don-paça kovalayıp yakaladığımız olmuştur. Kimliği belirsiz saldırganlarla saatlerce silahlı çatışmaya girdiğimiz olmuştur. Haydut ayıların mutfak çadırımıza saldırdığı olmuştur. Bu gerilimlere dayanamayıp anında istifa eden arkadaşlarımız olmuştur. Aylar boyunca merkeze gelmeden arazide çalışmışızdır. İşte bu özlemlere ve gerilimlere dayanmanın yolu ise meslek ve doğa sevgisinin yanında, olaylara mizah panceresinden bakabilmekten geçer.
Arazi anılarımı yazarken sizlere Jeolojik ve Jeofiziksel problemleri nasıl çözdüğümüzü anlatmayacağım. Kamp ve Şantiye yaşantısının, Türk Köylüsü ile iç içe olan sosyal yaşantısını sizlere sunacağım. Bu olguda kaçınılmaz biçimde mizah da yer almaktadır. Bu nedenle farklı bir okuma çeşnisi tadacağnızı umarım. 29.Ekim.2010. Ataşehir.
Uğur Kaynak
IP
ugur kaynak
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
Simge
Dohad Onur Üyesi

Kayıt Tarihi: 09-Eylül-2007
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 1562

Alıntı ugur kaynak Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 07-Ocak-2015 Saat 10:39

GÜNEY DOĞU ANADOLU-1
NEYİNE GÜVENİYORSUN?

Şantiye ve Kamp Anıları serisinin “bazı şahıs” ve bütün yer isimleri gerçek olup, bütün anlatılan olaylar aynen yaşanmıştır. Sadece, “konuşmalar tahminen ve tekriben böyle olmuştur” demek zorundayız. Zira konuşmaları bire bir hatırlamak olası değil...

1967 Yılında İ.Ü.F.F. Jeofizik Enstitüsünde Asistandım. Dekanın söz verdiği 850 Törkiş Lira'lık “torna teknisyeni kadrosu”na bir türlü geçememiştim. Bu arada Yerfiziği, Jeomagnetizma ve Sismoloji laboratuarlarının yönetimine ve ders uygulamalarına 2.5 yıldan beri devam etmekteydim. Bir yıldan beri de Tatbiki Jeofizik-I ve Tatbiki Jeofizik-II derslerinin arazi çalışmalarını yaptırmaktaydım. Gece vakti karanlık laboratuarlarda optik cihazlarla yapılan deneyler sırasında oluşan disiplinsizlikler, (hatta taciz olayları) benden sonra şak diye kesilmişti. Hem laboratuarlar, hem uygulamalar, hem de arazi çalışmaları sorunsuz olarak yürümekteydi. Bu da yetmezmiş gibi terk edilmiş halde duran Meinka sismografını çalıştırıp logaritmik dekreman’ını standard hâle getirerek kalibre ettikten sonra, arazide hor kullanmadan dolayı yamulmuş veya kırılmış olan bütün teodolitleri, tekoemetreleri ve nivoları bir yaz tatilinde tamir edip, Enstitüye onbin küsur TL kazandırınca, bana duyulan ilgi artmaya başladı. Daha sonra işi iyice azıtıp, Askania Gravimetresini söküp, drift ayarı yapıp, tekrar monte etmiştim. (Gravimetrelere Drift ayarı yapılmaz. Fabrikasına gönderilir.) Prof.Dr.Mehmet DİZİOĞLU beni Trabzona asistan olarak gitmem için ayartmaya çalışıyordu.   
Magnetik Süsseptibilite Anizotropisinin KAFZ’na uygulanması konusundaki oldukça ilerlemiş ve astatik magnetometre imalatı yapmış olmama karşın, bütün bu çalışmaları bırakıp, Prof.Dr.Ali YARAMANCI ile birlikte çalışmam istendi. Değişen tek şey diğer aktivitelerime ek olarak Gravimetri dersinin uygulamalarına da girmem oldu. İroniye bakın. Ben, “şimdi rahmetli olan” hoca’nın bazı davranışlarına karşı olduğum için, onun Gravimetri dersini almadan mezun olma hesaplarımı çoktan yapmıştım. Yani Gravimetri dersini okumadan mezun olmuş bir asistan, Gravimetri’nin uygulamalarına giriyordu.
Bir gün beni çağırıp,
-Yuvrum, Senin rezistiviteden doktora yapmanı istiyorum
Dedi.
-Hocam yapmayın Allah aşkına. Rezistivite dediğiniz R = V/I ‘den başka bir şey değil. Üstelik bu konuda yapılan çalışmalar, bütün diğer konuların toplamından kat kat fazla. Ben ne yapabilirim ki?
Dediğimde,
-Öyle deme Yuvrum. Senin önünde büyük bir “Yeşilköy Su Arama Projesi” var. Oradan elde edeceğin verilerde, kim bilir ne problemlerle karşılaşacaksın.
-Haa. Öyle mi?
Dedim ve bu konuyu kapattım. Ama o anda istifa etmeye karar vermiştim!
Rahmetli Yılmaz İspir ve Rahmetli Hüseyin Soysal beni sakinleştirmek için epey dil döktüler. Ama bir gün öyle bir “doğru sözlü terbiyesizlik” yaptım ki sormayın. Hâlâ üzülürüm bu yaptığıma. Ali Hoca ile odasında oturuyoruz. Ali Hoca,
-Yuvrum. Şu kâğıda Coulomb Magnetizma kanununun kuvvet denklemini yazar mısın?
-: F = k (p1 p2 / r2)
-Yuvrum. Maxwell Elektrik Kuvvet denklemini yaz.
-: F = d (e1 e2 / r2)
-Yuvrum. Üniversal Gravitasyon Kanununun Kuvvet denklemini yaz
-: F = G (m1 m2 / r2)
-Gördün mü yuvrum? Form olarak ne kadar benziyorlar. İşte ben şimdi kendimi bir dut ağacı gibi hissetmekteyim. Nasıl dutlar olgunlaşınca patır patır dökülürler. Ben de öyle şimdi bilimsel meyvelerimi vermek durumundayım. Son günlerde mesela şu bağıntıların üçünü bir araya getirerek tek denklem haline sokmak istiyorum. Epey de yol aldım.
-Hocam harikasınız. Rahmetli Einstein da ömrünün son yirmi yılını bu “Birleşik Alan Nazariyesi” ne harcamıştı. Ama başarılı olamamıştı. Demek ki size nasip olacakmış!
-Hımmmm. Yuvrum. Sen şimdi çık. Benim biraz çalışmam gerekiyor.
Oysa “Birleşik Alan Nazariyesi”nin hedefinin; bu üç bağıntıyı tek bağıntıya dönüştürmek olmadığını, beş alanı tek alan altında tanımlamak olduğunu yıllar sonra “Nükleer Fizik” ten doktora yapınca fark etmiştim. Yani (Hyperfine Interactions, Strong Interactions, Quantum Mass Attractions, Magnetic Dipole Attractions, Electric Quadrupole Attraction, Electromagnetic Field interactions); Zayıf Etkileşim Kuvvetlerinin, Güçlü Etkileşim Kuvvetlerinin, Kuantum Kütle Çekim Kuvvetlerinin, Magnetik Dipol Momentlerinin, Elektromegnetik Girginlik Kuvvetinin; hepsinin içerisinde çalıştığı tek alanı tanımlamak ve “Evrenin Hareket Denklemi”ni yazmaktı Einstein’in amacı. Keşke böyle bir tutkuya kapılmasaymış. Beynindeki bilgi birikiminin en üst düzeyde olduğu ömrünün son yirmi yılında yapması ve başarılı olması kesin olan birçok çalışmadan, bu nedenle vazgeçmişti.
Bu olaya rağmen Ali Hoca benden vaz geçmemişti. Sonunda beni, Genel Jeofizik Kürsüsünden tümden koparacak olan eylem planı yürürlüğe konulunca, yani Doktora Tez Konum ve tez yöneticim, bütün itirazlarıma karşın değiştirilince, istifa dilekçemi Enstitü Müdürü Prof.Dr.İhsan ÖZDOĞAN’a büyük bir kararlılıkla sundum. Sevgili Hocam İhsan ÖZDOĞAN’a kırgındım. Baskılara dayanamamış ve beni Prof.Dr.Ali YARAMANCI’ya asistan olarak vermemişti, pürüz çıkarmasından bıkmış ve sus payı olarak beni satmıştı. Ne yazık ki tekrar Üniversiteye geri döndüğümde, bu şark zihniyetinin düzeleceğine daha da kötüleştiğini ve bu kez Üniversitelerin koridorlarında, laboratuarlarında ve makam odalarının tabanında muz kabuklarının, ikramlarında ise karpuz kabuklarının olduğunu gördüm.
İhsan Hoca’yı hiç bu kadar sinirli görmemiştim. Bağırdı çağırdı ve bu durumun geçici olduğunu söyleyerek benim için başka planları olduğunu, bu yüzden Ankara’ya giderek Askerlik tecilimdeki problemi Kara Kuvvetleri Personel Dairesi Başkanı generalin emri ile düzelttirdiğini, işte belgesinin de sümen’in altında olduğunu falan, adeta tepinerek, bağıra çağıra söyledi. Hatta mezun olduktan sonra eşimi de işe almayı düşündüklerini söyledi… Fakat Nuh dedim, peygamber demedim. Bunun üzerine,
-Peki. Git bakalım. Ama burası Kâbe kapısı olsa bile ben buradayken bir daha içeri adım atamazsın!!!
Dedi.
Ben de şaşkındım. Neye güvendiğimi bilmiyordum. Askerliğime başlamam için sekiz ay sürem vardı. Bu süreyi dolmuş şoförlüğü yaparak tamamlamayı düşünüyordum. Çünkü yeni evliydim. Çünkü eşim hamileydi. Çünkü aldığım asistan maaşı sigara ve yol parama ancak yetiyordu. Neye güvendiğim ise belliydi. Eşim, annesinin yanında kalmaktaydı. Ben de “kısa bir süreliğine?” iç güveyisi idim!
Derken Kaim Brother, Şişhane’de Fiat Tescil Dairesinde “iyi İngilizce bildiğim için!” bir iş buldu. Orada çalışmaya başladım. Üç ay sonra yine Kaim Brother bu kez Ankara’da bir iş buldu. İş merkezi Kızılay’daki Gökdelen’de idi. Petrotek Ltd’nin temsilciliğini yaptığı Transworld Ltd.nin ve Woods Ltd.nin Siirt’teki 741 sayılı ve 753 sayılı ruhsat sahalarında “Petrol Jeolojisi” yapmak üzere genç bir “Jeolog” aranıyordu. Benim Mezuniyet diplomam ise bu iş için uygundu. Diplomamda “Jeofizikçi-Jeolog” yazıyordu. 3500 TL Maaş. Artı bütün masraflar. Hemen kabul ettim. Alacağım(???) paraları askeri okuldaki altı ay için kullanacaktım. Böylece “Güney Doğu Anadolu Maceram” başlamış oldu.
Ne macera! Eşkiyalara hesap verme, Kolera’ya nanik yapma, Jandarma ile çatışma, Ayı ile çarpışma, Yanlışlıkla kadınlar hamamına girme, Kokurdan’la tanışma, Bazalt üzerinde yumurta pişirme, Acemi katır’ın hayatını kurtarma, Eroin nakliyatı yüzünden her Ankara seferinde arabanın içini dışını söktürerek aratma. Yer altı asfaltit yangınına müdahale. İki yıldan beri yanlış ölçü alan TPAO’daki magnetometrenin kalibre edilmesi…
Uğur Kaynak
IP
muammer tosun
Üye
Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 16-Eylül-2007
Konum: Balıkesir
Gönderilenler: 123

Alıntı muammer tosun Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 08-Ocak-2015 Saat 18:14
Hocam; kopyala yapıştır da olsa hiç beklemediğim kısa sürede cevap vermeniz sevindirdi beni. Bu demektir ki evinizde ve sağlıktasınız. Elbette hepimizde yaşımızın gereği bir enerji azalması olacaktır, mühim olan sağlık. Ayrıca bir sorum daha olacak Hocam. Babanızda zurna çalarmıydı gibi olacak ama fotoğraflarda gördüğüm kadarıyla gözlük kullanıyorsunuz. Bahsettiğiniz asistanlık yıllarınızda da varmıydı gözlük olayı yoksa 45-50 yaşlarından sonramı başladınız ? Saygılarımla iyi akşamlar.
IP
ugur kaynak
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
Simge
Dohad Onur Üyesi

Kayıt Tarihi: 09-Eylül-2007
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 1562

Alıntı ugur kaynak Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 08-Ocak-2015 Saat 18:40
Gözlüğü Lise-1'de taktım.
Uğur Kaynak
IP
ugur kaynak
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
Simge
Dohad Onur Üyesi

Kayıt Tarihi: 09-Eylül-2007
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 1562

Alıntı ugur kaynak Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 08-Ocak-2015 Saat 18:40
GÜNEY DOĞU ANADOLU-2
PETROL JEOLOGU OLDUM.
Ankara Petrotek Ltd. Şti.’de 1.Eylül.1967 yılında işbaşı yaptım. Tanışma ve konuşmalarla geçen ilk günler olumlu geçti. Şirketin Müdürü ve en önemli ortağı olan Ertuğrul Atik, yıllarca Amerika’da Petrol Jeolojisinde çalışmış bir jeologdu. O bakımdan ilk konuşmalarımız benim açımdan olumlu geçti ki böyle bir göreve kabul edildim.
Rasim, 1967 model 4x4 Chevrolet Pick-Up’a malzemeleri yükleyince yola vurduk. Diyarbakır’da motor üst kapağını taşlatmak zorunda kaldık. O arada Diyarbakır’da Röntgen Uzmanı olan bir akrabamı da ziyaret etme fırsatını bulmuş oldum. Bir gün gecikme ile yola koyulduk. İlk durağımız TPAO Cizre Kamp binası idi. Orada iki gün kalarak, geciken Jeolog Hüseyin Bey’in gelmesini bekledik.
TPAO Kamp binası Cizre’de, köprübaşında, Cizre’nin en güzel yapısında konuşlanmıştı. Kocaman buzdolapları ve içindeki viskiler özellikle dikkatimi çeken ayrıcalıklar olmuştu.
Bu iki gün içerisinde TPAO kampının Jeofizikçisi ile iyi bir diyalogumuz oldu. Yıllardan beri Jeofizik adına neler yaptıklarını anlattı. Bu arada sohbet, kullandıkları Torsion Ribbon Magnetometresine gelince TPAO’nun bu aletlerden aldığına pişman olduğunu, ölçülerinde tutarsızlıklar olduğunu falan söylediler. Ben de
-Nasıl olur? Diye itiraz ettim.
Bunun üzerine hemen arabaya atlayıp, araziye Manyetik Baz noktasına gittik. Aleti kurdu. Kalibre etti. Ölçü aldı. Aleti demonte etti. Sanki araziye ölçü almaya gitmişiz gibi beş dakika kadar bekledi. Aleti Baz noktasına tekrar kurdu. Tekrar kalibre etti. Ve kabul edilemeyecek kadar farklı bir değer okudu. Ben ise hayretler içerisinde yaptıklarını izlemekteydim.
-İşte bu nedenle bu magnetometrelerden hoşnut değiliz. Dedi. Bunun üzerine ben, biraz sıkılarak ve nasıl söyleyeceğimi bilemeden,
-Abi. Siz bu magnetometrelerin kalibrasyonunu hep böyle mi yapıyorsunuz? Diye sordum.
-Evet? Niye sordun?
-Bana kalibrasyonda bir yanlışlık var gibi geldi de…
-(Zaten maksadı buymuş gibi) Buyur bir de sen yap. Dedi.
-Bak abi. Üzerimde metalik hiçbir şey taşımıyorum. Tripod küresel düzecini ve magnetik kuzeyi olabildiğince ayarlıyorum. Pusulayı çıkarıp uzaklaştırıyorum. Aleti monte ediyorum. Aleti, pusulanın gösterdiği manyetik kuzeye yönlendiriyorum. Yatay düzeçlerin kapaklarını açıyorum. Aleti üç tesviye vidasından yataylıyorum. Aleti 180° döndürüyorum. Yatay düzeçler hata veriyor değil mi?
-Evet.
Bu hatanın yarısını alet düzeçlerinden, üçgen tepesindekini kullanarak düzeltiyorum. Diğer yarısını kuzey-güney düzecinin altındaki gizli vidadan, bu özel alien anahtarı kullanarak gideriyorum. Doğu Batı hatalarını ise çift düzeçle gideriyorum. Ama bütün incelik burada. Çift düzeç vidasının ikisini birden tutuyorum. Birisini ne kadar sağa döndürürsem, diğerini de tam o kadar sola döndürmek zorundayım. Yoksa kalibrasyon başarılı olamaz. Bu işlemi hata tümden giderilinceye kadar tekrar ediyorum. Son olarak Doğu-Batı düzeçlerini de ayarladıktan sonra aleti ne kadar döndürürsen döndür, görüyorsun değil mi? Düzeçler sapmaz. İşlem tamam. Şimdi kalibrasyonu bozuyorum. Bir de siz yapın.
-Hayır. Hayır. Bozma. Bana, kâğıda yazarsın. Hay Allah razı olsun! Seni Allah Gönderdi! İki yıldır yanlış ölçü alıyormuşuz!!!
-Şimdi siz yine her sabah buraya, bazda ölçü almak için gelin. Kalibrasyon için değil. Ama aylarca kalibrasyonun bozulmadığını göreceksiniz.
-Yani artık her gün kalibrasyon yapmayacak mıyız?
-Aletin kuvars askısını kilitlemeyi unutup da arabada çok fazla sarsmadıkça, aleti bir yere çarpmadıkça hayır.
Dönüş yolunda bana asfaltit yangınını gösterdi. Bir D-8 Dozer, bilmem kaç gündür yangını boğmak için çevreden sıyırdığı toprakları yangın bacasından içeri atıyormuş. Bir müddet sustuktan sonra yine toff diye toprakları dışarı atıp yanmaya devam ediyormuş. Bir keresinde dozer gömülmüş. Anlatılanlara göre geri vitesle neredeyse seksen derece dikilip delikten çıkmış. Şimdi altı boş olan yerlerden uzak duruyormuş.
Şöyle en büyük yangın bacasına burnumu uzatıp bakıp kaçtım. Araziyi iki-üç dakika dolaştım. Çakmağımı yakarak yere diz çöküp dolaşmaya başladım. Ne yaptığımı kimse anlamadı. Sonunda dozerciyi çağırdım. Çimenlerin arasında saklanmış olan çatlağı gösterdim. Kendisi de çakmağı ile denemeler yaptı. Çakmağın alevi, incecik bir çatlağa yaklaştırılınca, çatlağın içine doğru eğiliyordu. Bir nefeslik bulmuştuk. Asfaltit yangını buradan oksijen alıyordu. Burayı tıkamadan yangın söndürülemezdi. Dozerci de planını yapıp iki başına çubukla bellek yaptığımız çatlağı, önce yumuşak ve nemli toprakla doldurdu. Sonra da üzerinde dozerle gezinerek bastırdı. Yangın bacalarından biri anında sönmüştü. Artık ses ve üfürme gelmiyordu. Dozerciyle bundan sonra ne yapması gerektiğini tartıştık. Yapacağı şey belli olmuştu. Bundan sonra bacaları tıkamayacaktı. Önce bacalara yaklaşmadan, bütün araziyi “tek bıçak” geçerek traşlayacak, sonra çakmak muayenesi ile nefeslikleri tesbit edecek, daha sonra da onları doldurup bastırıp tıkayacaktı. Ertesi gün öğleden sonra, yıllardan beri söndürülemeyen asfaltit yangınının söndürüldüğü haberi geldi.
Tabi bu kalibrasyon olayını kampa dönünce hemen kutladık. O cehennem sıcağında buzdolabına saygılarımı sundum. İşte o zaman İskoç Bourbone ile Texas Bourbone arasındaki farkı anladım. Birisi “İt Yalı” gibi, diğeri “İpek Dalı” gibi idi.
Hüseyin bey geldi. TPAO Kampında da çok saygı gören birisiydi. Sinema Aktörü olacak kadar yakışıklı bir “gücmen çucuği” idi. Ertesi gün şimdi Terörün merkezlerinden biri olan Dargeçit’e gittik. Bana “Fındık Antiklinali”nin şarniyerinden çekirdeğine kadar olan formasyonları hem örnekleme ile, hem de uzaktan görünüş özellikleri ile tanıttı.
-İşte Güney Doğu Anadolu’nun bütün Stratigrafik Kolonu “burda yatıyor” dedi. Seninle ancak bir hafta arazide çalışacak kadar vaktim var. Ondan sonra Ankara’ya dönmek zorundayım. Ona göre gözünü dört aç. Dedi.
Daha sonra tam olarak hatırlayamadığım bir yerden ruhsat sahalarından birine girdik. Rasim bizi bir yere kadar götürdü. Yolda her gördüğümüz fosilin üzerinde durup çalışmaktaydık. Neredeyse bütün yöresel fosilleri öğrenmiştim. Özellikle Fusulinea ile Nimulites arasındaki farkların ne anlama geldiği çok önemliydi. Patella, Murex, Pecten, Turitella, … Araç ilerleyemez hâle gelince, ondan sonrasında biz yürüyerek çalıştık. Büyük bir daire çizerek akşam arabanın yanına döndüğümüzde, neredeyse beş-altı km² lik bir alanın 1/25000’lik jeolojisini çıkarmıştı Hüseyin Bey. Ben ise sadece yapılanları izlemekteydim.


Harita sembolik ve yanlış olup, gerçek Fındık Antiklinalini yansıtamaz.

Ertesi gün Plançeteyi bana verdi. Benzer bir çalışmayı daha kolay bir sahada yaptım. Pek az birkaç düzeltme yaptı.
Daha sonraki gün, bizim ruhsat sahamızın dışındaki bir yerde harita almamı istedi. Harita bölgem Cudi Dağı idi. O yörenin boş 1/25000’liğini TPAO’dan ödünç aldık. İki üç saatlik bir dürbün jeolojisi yaptım. Şaryajlar, ters dönmeler, naplar, antiklinoryum-senklinoryumlar. Cudi dağında sanki kıyamet kopmuş. Öğlen yemeğine TPAO Kampına döndük. Hüseyin Bey tek kelime etmedi. Bütün ekip yemekten sonra harita masasının başına toplandı. TPAO’nun o yöredeki 1/25000’lik jeoloji harita paftası ile benim aldığım ¼ pafta kısmı karşılaştırıldı. Kendimi imtihan ediliyormuşum gibi hissettim. İki Jeolojik harita aradaki iki üç nüans üzerine kamp jeologları uzun uzun tartıştılar. Sonunda ben savunmamı yaptım ve tartışmalar bitti. Benim farklı önerilerimi, tekrar üzerine giderek “verification” yapmaya karar verdiler. Hüseyin Bey,
-Uğur’un görüşünün doğru olduğunu arazide de göreceksiniz. Ama asıl önemlisi, benim burada zorla planladığım bir haftalık arazi çalışması da burada biter. Ben bu gün Diyarbakır’a, yarın Ankara’ya dönüyorum. Uğur, gel seninle bundan sonra ne yapacağını çalışalım.
Böylece Petrol Jeologu oldum.
Uğur Kaynak
IP
muammer tosun
Üye
Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 16-Eylül-2007
Konum: Balıkesir
Gönderilenler: 123

Alıntı muammer tosun Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 09-Ocak-2015 Saat 23:24
Hocam; ellerine sağlık, rpt de olsa doyumsuz. bir solukta tekrar okudum. Cımbızlama bir sorum daha olacak: ben aslan sütünden gayri bir şeyden anlamam amma ola ki günü gelir; --Tabi bu kalibrasyon olayını kampa dönünce hemen kutladık. O cehennem sıcağında buzdolabına saygılarımı sundum. İşte o zaman İskoç Bourbone ile Texas Bourbone arasındaki farkı anladım. Birisi “İt Yalı” gibi, diğeri “İpek Dalı” gibi idi.-- lüzum ederse ipek dalı olanı bize de işaret eder misiniz. İyi akşamlar.
IP
ugur kaynak
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
Simge
Dohad Onur Üyesi

Kayıt Tarihi: 09-Eylül-2007
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 1562

Alıntı ugur kaynak Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 10-Ocak-2015 Saat 23:17
Biraz ters bir durum ama favorim
Texas Bourbonne!
Uğur Kaynak
IP
muammer tosun
Üye
Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 16-Eylül-2007
Konum: Balıkesir
Gönderilenler: 123

Alıntı muammer tosun Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 11-Ocak-2015 Saat 22:04
Hep İskoç İskoç derler ama demek ki bunu diyenler Texas Bourbonne! ' u tatmamışlar, hürmetlerimle Hocam.
IP
ugur kaynak
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
Simge
Dohad Onur Üyesi

Kayıt Tarihi: 09-Eylül-2007
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 1562

Alıntı ugur kaynak Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 11-Ocak-2015 Saat 22:29
GÜNEY DOĞU ANADOLU-3
BİZİM AVRATLARLA SİZİN AVRATLAR AYNI MIDIR?

Önce Fındık Antiklinal’ini, sonra sırası ile İspandika antiklinal’ini haritalayacaktım. Daha sonraki aşamada ise her iki Paftanın antiklinal dışında kalan kısımlarını dürbün jeolojisi ile tamamlamaya çalışacak, resim vermeyen mostraları ise yerinde yakalamaya çalışacaktım. Hüseyin Bey’le yaptığımız planda hangi yolları izleyeceğimiz. Benim nerede kaç gün çalışmam gerektiği, Rasim’in beni nerede bırakıp nerede alacağı, haftada bir Mardin’de dinlendikten sonra tekrar araziye saldırma planlarımın tümü, Hüseyin bey tarafından yapılmıştı. Gerçekten de nerede ne kadar süreye gereksinim olduğunu yaklaşık olarak öngörebilmişti.
Fındık Antiklinali için önce Kerburan'da, antiklinalin şarniyerinde Alattin Middle East Firmasının delmekte olduğu kuyusunu ziyaret ederek bilgi alacaktım. Sonra Dicle'ye kadar harita alarak inecek, sonra Germav’dan Sal ile karşıya geçip orada da antiklinalin Şarniyerine çıkacak ve Dicle kenarındaki çekirdeğine kadar inecek ve bu işlem için gereken dört gün boyunca bir gün Fındık'ta, üç gün Midyat’ta geceleyecektim.
Daha sonraki harita alımları için yol haritasını bana bırakmıştı. Çünkü bundan sonra ne yapmam gerektiğine kendim karar vermeliydim. Hem enerjimi, hem de zamanımı ekonomik olarak kullanmalıydım.
Alattin Middle East Kampında bizi iyi karşıladılar. Zaten petrolcü olup da Rasim’i tanımayan yoktu.
Kuyu 4800 m olarak programlanmıştı. İlk 2000 metrede kuyudan gaz ve petrol emareleri alınmaya başlanılmış. 2000 metreden sonra antiklinal çekirdek formasyonları tekrarlamaya başlamış. Bunun üzerine kuyu traşlanılarak bentonitle rayba (yıkama ve sıvama) yapılmış ve casing (muhafaza borusu) uygulanmış. Daha sonra “beklenildiği gibi” ezik zona girmişler. 2500 metreye yaklaşılınca kuyuda beklenilen sıcak suya girmişler. Kuyu ağzında preventor olduğu halde ilk darbeyi buhar halinde aldıkları için yeterli blow-out yapamamışlar ve yaralanmalar olmuş. Kulede hasar oluşmuş. Uzun uğraşlardan sonra casing indirerek kapalı sistemle delmeye devam etmişler. Ve beş on metre sonra öyle bir kaynar su gelmiş ki bütün çevre illere yeterli ısıtma sistemi oluşturacak debideymiş. Kaynar su Dicle’ye erişinceye kadar soğumuyormuş. Bundan sonra köylülerin buğulama balık avlayacakları söyleniyormuş.
Bu sıcak suyun altında çok yüksek graviteli bir ham petrol bekliyorlarmış. O nedenle bu sıcak suyu kesip o ezik zonu geçmek için çalışmalara başlamışlar. Önce tonlarla çimento basmışlar. Sonra tonlarla kıtık, üstüpü ve gazete basmışlar. (Görüyor musunuz? Gazeteler ne kadar Faydalı Bir Eser!) Şimdi yüksek prizlenmeli yongalı çimento basıyorlarmış. Bundan sonra da kaynar su kesilmezse, kuyuyu terk etme olasılıkları varmış. "Kolay gelsin" diyerek ayrıldım.
Rasim’i Kerburan’da Meydandaki lokantaya gönderdim. Öğleye doğru ben de Kerburan’ın kotuna inmeyi planlıyordum. Harita alarak Kerburan’a öğle üzeri ulaştım. Ve yine Kebap Yemek zorunda kaldık.
Öğleden sonra Germav’a kadar olan kısmı ancak bitirebilmiştim. Germav’a doğru giden yatay bir patikadan kendimi Germav’a zor attım. Arabaya binmeme Rasim Yardım etti.
-Şef bu ne hâl? Sen dağılmışsın be yav!
Dedi.
-Yürüyemiyorum. İniş inmek çok zordur. Öyle “Kaleden indim iniş. Mendilim dolu yemiş” gibi olmuyor bu iş. Boşver Midyat’ı. Mardin’e gidelim. En azından bir gün yatarım. Hem Mardin’e gitmişken kebap ta yeriz!
-Şef sen kebabını ye. Ben konserve ile idare ederim. O iğrenç, yemyeşil yağlı yalancı dolmaya bile razıyım.
-Bu hamlamadan sonra artık umarım iniş miniş etkilemez.
-Sevgili Şefim. İniş’i bilmem ama arzu edersen Mardin’de sana bir “Miniş” buluruz yani.
-Terbiyesiz herif. Benim yeni evli ve de namuslu bir erkek olduğumu sana söylemediler mi? Miniş’miş. Tövbe tövbe!
-Şef’im. Ne kadar daha arazideyiz?
-En az iki ayımız var.
-Bir ay sonra görüşürüz seninle!
-…!
-Fakat bu miniş muhabbetini pek sevdim be şef. Bi gün Bahçeliden Kızılay’a gidiyorum…
-Rasiiim! Zaten ağrıdan geberiyorum. Cıvıtma! Arabanı sür!
-Tamam Tamam. Sustum.
Ancak iki gün sonra tekrar Germav’a dönebildik. Sırt çantama termos ve konserve aldım. Rasim beni bırakarak geri döndü. İki gün sonra, “öğleden sonra” Germav’da buluşmak üzere sözleştik. Rasim’in taşıma ruhsatlı Walter’ini Germav’da çay içerken herkesin gözü önünde alıp, şakır şakır mermileri masanın üzerindeki gazeteye sağıp, tekrar şarjöre yerleştirdim. Bir adedini namluya sürüp, emniyeti kapatıp, sırt palaskamın arasına sokup, keten mont’umu üzerine indirdim. Bunları Red Kid hızı ile yaptığım için, adeta çevreye nişancılığım da böyle hızlıdır mesajı vermekteydim. Sırt çantamı, termosumu ve numune torbamı alıp, Vedalaştık. O arabayla yukarı, ben yaya aşağı…


Şimdi tesis yapılmış. Arka planda sözü edilen formasyonlardan üçü görülüyor. Görüyor musunuz bunları haritalamak ne kadar kolay!

Önce Dicle kanarındaki salın yanına indim. Salcıya, oradan ayrılmamasını, iki saat sonra beni karşıya geçirmesini söyleyerek Dicle boyundan Antiklinalin kuzey sınırına kadar gidip, geri geldim. Bir adet Petroleum creek (petrol akıntısı) ve en az sekiz-on adet leakage (petrol sızıntısı) saptadım. Dicle kenarındaki çalılıklar ve sazlıklar tam olarak doğal bir hayvanat bahçesi gibi. Av tüfeği bile yasak olduğundan yabanıl hayvanlar korkusuzca sulanmak ve serinlemek için nehir boyu bitki örtüsüne sığınmışlardı. En çok keklik gördüm. Bu kadar keklik var da neden gelincik ve tilki yok diye düşünürken yanıtını hemen aldım. Aralarında beş altı km uzaklık olmasına karşın eş oldukları belli olan iki adet sansar, hiç gereği yokken önümden koşarak kasten bana kendilerini gösterdiler. Beni ürküten sansar değil, domuz oldu. Gerçi, Ordu Mesudiye'deki domuzlar kadar iri değiller ama, Afrika’dakileri cebinden çıkarır bizim hınzırlar. İnanın bunlar insanın elindeki silahın kapasitesini bir bakışta ölçebiliyorlar. Elimdeki jeolog çekici domuzun hiç hoşuna gitmemişti.


Antiklinal’in çekirdeğinde mavimsi Kiraçtaşlarından oluşan “Kretase Mardin=km” formasyonu ile yakından tanışmak ve örnek almak şerefine eriştim. Onun üzerindeki “Tersiyer Paleosen Germav=tpg” ise adını buradan almaktaydı. “tpg” beni hâlâ ürküterek etkilemektedir. Tam 350 metre kalınlıklı nimülitli mavi şeyl’lerden oluşan bu formasyonun oluşması için, yerküre nasıl bir evreden geçmişti acaba? Bir türlü gözümün önüne getiremiyorum o karabasan günleri doğrusu!
Geri dönüp sal ile karşıya geçtikten sonra, antiklinalin bu yakasından tırmanırken, muhteşem antiklinalin bütün formasyonlarını aynı gözlemlerle çok kolayca haritaya işledim. Formasyon dokanaklarını aşmak için dağcılık becerileri uygulamam gerekiyordu. Ayağımdaki Roosvelt’lerin kayalara vantuz gibi yapışması beni çok etkilemişti. Çıkışım olanaksız olduğunda, geri dönüşüm de şüpheli olmaktaydı. O nedenle olabildiğince kolay çıkışlar aramaktaydım. Nedense bana hep inişler daha zor geliyordu. Her yol çatağı ve her dere çatağı çok büyük bir duyarlılıkla elimdeki 25000’likte yer almaktaydı. Ancak bu formasyonlarla ilk yakın temasım kaçınılmaz bir çalışma idi. Bu yarılmış antiklinal bir laboratuar gibiydi. Bir de bu günkü uzay imajlarını kullanan jeologları düşünüyorum da, işlerinin ne kadar kolaylaştığını imrenerek görebiliyorum.
“-Fındıkta Sûfi’yi kime sorsan gösterirler” demişti Rasim. Hakikaten de öyle oldu. Belde merkezinde Sûfi’ye haber salınca beş dakika sonra çay içtiğim kahveye geldi. Beni alıp evine götürdü. Sadece avluya kapısı açılan özel bir misafir odasında geceledim. Mis gibi kokan yün yorganda kimselerin yatmadığı belli oluyordu. Yaz günü yün yorgan bana önce tuhaf gelmişti. Ama sonra uyumuş gitmişim. Çünkü mubarek yorgan öyle sıkı sırınmıştı ki üzerimde çadır gibi duruyordu. Ertesi gün bal ve yoğurt’tan oluşan kahvaltıdan sonra vedalaşırken, “beş gün sonra iki usta katırla gelerek Ruesor Çayının Dicle’ye döküldüğü yerdeki köprübaşı karakolunda beni beklemesini” söyledim.
Daha Kuzeydeki bir patika yoldan tekrar harita alarak Germav Sal'ına doğru yola çıktım. En önemli sorun, köylere giriş çıkışlardaki çoban köpekleri oluyordu. Fakat nedense, sanki beni bekliyorlarmış gibi, hemen birileri koşup köpekleri sakinleştiriyordu.
Bu güzergâhta varlığı bilinmeyen fakat sürpriz de sayılmayacak bir normal fay tesbit etmem beni çok sevindirmişti. Oysa önümde daha ne sürprizler olduğunu bilseydim, bu fay beni o kadar heyecanlandırmazdı.
Sal'la karşıya geçtiğimde saat 15.00 falan olmalıydı. Fakat hâlâ Rasim görünürlerde yoktu. Arabanın inebileceği en düşük kot'ta manevra için küçük bir düzlük kazılmıştı. O düzlüğün kenarında da bir dut ağacı vardı. O dut ağacının altında oturup beklemeye başladım. Biraz sonra etrafım dört-beş köylü ile çevrildi. Hepsinin de soracak bir sorusu vardı. Sohbet ilerledikten sonra, sal ile oturduğumuz yer arasındaki yarı yükseklikte yer alan kare planlı taş evin, sal'cının evi mi olduğunu sordum.
-Hayır begimi. Urasi öv degildir begimi.
-Ev değilse nedir peki?
-Urasi Germavdır begimi.
-Peki bu yukarısı ne o zaman?
-Beliii. Beliiii. Dorği. Dorği. Urasi da Germavdır. Urasi köv’dır. Ema burasi asas Germavdır. İçinde bonyo vardır.
-Haaa. Şimdi anladım. Yani Germav demek Kürtçede “sıcak su” demek değil mi?
-Heee.Heeeee. Sen Botan’ca biliyor?
-Hayır canım kulaktan dolma işte. Peki kaplıca suyu kaç derece var acaba?
-Bız bılmıyorun? Sen git ülç?
-Gidebilir miyim? Şimdi boş mudur?
-Beliii. Beliii. Siz gidebılırsın.
Kalkıp kaplıca kulübesine doğru yürümeye başladım. Arkamda kalan Kürtler çok hararetli bir konuya girdiler. Kaplıcanın güneyde kalan kapısına dolandım. İçeri iki adım attım. Çok karanlık olduğu için daha fazla ilerleyemedim. Önümde dalgalanmakta olan havuzun suyunu hayal meyal görebiliyordum. Boş gözlerle karanlığa alışmaya çalıştım. Birkaç çıplak kadın vücudu görür gibi olduğum anda içeriden kısık ve kesik bir,
-Ay!
Sesi geldi. Hızla geri dönüp koşarak dut ağacının altına tırmandım. Eğlenceyi görmeye gelenler de çoğalmışlardı. Herkes kahkahalarla gülmekteydi! Ben ise sinirden kıpkırmızı kesildiğimi hissediyordum. Büyük bir kızgınlıkla beni aşağı gönderenlerden elebaşının yakasına yapışıp bağırmaya başladım.
-Terbiyesiz herif. Utanmaz Herif. Ayıp değil mi? Ya içerideki kadınlardan birisinin kocası, kardeşi burada olsa. Çekip beni vursa. Böyle şaka yapılır mı?
-Begimi gızma. Begimi zaten hepimiz buradayız. Begimi zaten unlar bizim avrattır.
Derken sakinleşip tekrar yer iskemlesine oturdum. Bu sefer ikinci etap başladı.
-Begimi nâ gürdün? Begimi bizim avratlarla sizin avratlar aynı mıdır?
-Ulan ne edepsiz heriflersiniz. Karanlıkta hiçbir şey görmedim diyorum size. Ayrıca insan her yerde insandır.
-Beliii. Beliii. Gürmamiştir. Emma uzun süre içerde durmiştir. Nasıl gürmamiştir? Bız da inandik!
-Lo oğlim o degil de. Bu nasi havza duşmadi annamadım?
-Yav he lo. Havza duşsaydi, bizim avratlar buni hemam tasi ile dögerlerdi vallah?
...
Her neyse. Köylülere en az bir yıl yetecek bir mizah olayı yaşatmıştım herhalde.
Rasim gelince ona da olay bütün ayrıntıları ile anlatıldı. Yolda Rasim,
-Şef ben sana bir ay sonra görüşürüz demiştim. Ama görüyorum ki haftasına kalmadan köylü karılara saldırmaya başladın?
-Rasim bir de sen üsteleme. Ben büyük bir tehlike atlattım. Herkes aynı komediyi oynamaya mecbur değil ki. İçlerinden bir bana silah çekebilirdi.
-Merak etme. Bütün silahlar Jandarma tarafından müsadere edildi.

Uğur Kaynak
IP
Berkok Baybas
Yeni Üye
Yeni Üye


Kayıt Tarihi: 12-Eylül-2007
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 6

Alıntı Berkok Baybas Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 12-Ocak-2015 Saat 15:37
Sevgili Hocam , iyi ki varsiniz ... Agziniza saglik ...Sevgilerimle
Berkok
IP
ugur kaynak
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
Simge
Dohad Onur Üyesi

Kayıt Tarihi: 09-Eylül-2007
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 1562

Alıntı ugur kaynak Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 13-Ocak-2015 Saat 19:41

GÜNEY DOĞU ANADOLU-4
CAN GÜVENLİĞİNİ KORUYAMAM.
Evladım Tigris. Yavrum Tigris. Euphrates’le yarışmaya kalkışma. Ona yetişemezsin. Sen bir gölden doğdun. O ise Bingölden doğdu. Sarıkamış, Palandöken, Munzur dağlarının kar sularını boşaltıyor.
Dolaştığım korkunç arazi, Anadolu Kaplanı’nın, Tigris Leoparı ile karşılaştığı ve sınır kavgası yaptığı topraklar. Tigris Leoparının işi zor. Doğuda Pars’la savaşıyor. Batıda Kaplanla. Sonunda yaşam alanı darala darala iki nehir arasına sıkışmış kalmış. Mavera-ün Nahr veya Mesopotamia. Belki de ilk önce Tigris Leoparı elvedâ diyor bu dünyaya. Amcaoğlu Pars ve dayıoğlu Kaplan gibi…
Dolaştığım araziye haritadan bakarsanız, “neresi korkunç bu arazinin” dersiniz. Evet, genelde 25000’liğe bakarsanız, Cudi Dağı, Fındık Sırtı, İspandika Sırtı, Kentalan Sırtı ve Herakol Dağı olmasa, yüksek bir plato gibi harita eğrileri var. Yalnız haritalarda gösterilmesi olanaksız olan bir zorluk var bu arazide. Onu arazide dolaşan bilir. Dicle’nin kotu yaklaşık olarak +450 m. Cizre’den Türkiye’yi +400 m kotla terk ediyor. Sözünü ettiğim plato ise yaklaşık +1200 m yükseklikli. Dicle’ye ulaşan kuru veya sulu olsun, bütün (konsekan) dereler, suya dayanıksız evaporitli kireçtaşlarından ve “kil çimentolu” kil taşlarından oluşan bu platoyu (Yayla’yı), Dicle seviyesine kadar yarmışlar. Plato sıkıştırma altında kaldığından sürekli olarak kalınlaşmakta ve yükselmekte. Buna karşılık Dicle-Fırat ve saz arkadaşı dereler, ısrarla destere gibi bu yükselen dağları platoları kesmekte. Genellikle platonun yüzeyine neojen bazalt lavları akmış. İki-üç km aralıklarla Dicle’ye kırk-elli büyük dere ulaşıyor. Fakat “V” şeklinde vadilerle değil, “U” şeklinde kanyonlarla!!! Kanyonların derinliğini siz hesap edin. İnanılmaz!!! İşte bu kanyonlar harita’ya doğru dürüst yansıtılmamış.


İşte derinliğimiz az olsa da, neredeyse Çin’deki bu kanyon da bizim(?) Ruesor Kanyonu ile aynı boyutlarda.

Eğer bu kanyonları kesip geçip, karşı platoya varmak isterseniz, belki de paleolitik çağlardan beri kullanılan, insan eli ile yapılmış bir veya iki adet merdivene giden yolu takip etmelisiniz. Yoksa birden bire, önünüzde (bazen) 400-500 metre derinlikli bir uçurum belirir. Bazı yerlerde attığınız taş hiçbir yere çarpmadan tabana kadar serbestçe düşebilir. Norveç’teki Fiyord’lar gibi. Bu merdivenleri kullanmamız gerektiğinde katırları en yakın köyde bırakır, tekrar köye geri dönerdik. Çünkü dağlık arazide yük taşımaya en elverişli hayvan olan katır, insanın gittiği her yere gidemez. Yine de uçurumlu yollara alışkın olan usta katırlar buralarda seçkin nakil vasıtasından (ulaşım aracından) sayılırlar.
Eğer bu kanyonların içerisinden yürümek isterseniz, o zaman “seyrek de olsa” büyük bir sürpriz sizi bekler! Ruesor Dere'de olduğu gibi.


Fakat Çin’deki Kanyon Turizme açılmış, Bizimkine ulaşmak artık olası değil.

Bu kez yanılmıyorsam kuzeyden Botan Köprüsünden araziye girdim. İki günde Dicle’nin yarı yolundaki Bağgöze’ye gidecek, orada geceledikten sonra, tekrar güneye doğru harita alarak gidecek ve iki gün sonra Ruesor Köprübaşında Sufi ile buluşacaktım. Jeolog Hüseyin beyin de önerisine uyarak, böyle bir yol seçmemin nedeni, formasyonların kitaplara poz verircesine güzel fotograf verdiği ve en derinlere kadar takip edildiği Dicle Vadisinde referans jeolojik katman (Stratigafik Kronometre) olan Becirman Kireçtaşının hikâyesini ve olası macerasını tesbit etmekti. Ancak ondan sonra, o korkunç yan dere kanyonlarına girdiğimde, oradaki formasyonları, hemen dere ağzında Dicle’deki bildiğim formasyona bağlayabilecek ve hep o kesin olarak bilinen formasyonu takip ederek diğerlerini adlandırabilecektim. Rasim ise kararlaştırdığım(?) günde güneyden girerek katırlara malzeme yüklemek için Ruesor Köprüsünde beni bekleyecekti.
Bağgöze diğerlerine göre oldukça büyükçe bir köy. Belki de yol üstü olmasının verdiği görenekle biraz daha temiz. Ama asıl önemlisi bir ağası var. Ağası olunca da Muhtar’a veya köy odasına değil, Ağanın evine buyur ediyorlar. Bi Dakka. Galiba Bağgöze’ye de taşlık ve kayalık bir yoldan araba ile hoppidi hoppidi geldik. Çünkü Kuzeyden Bağgöze'ye kadar berbat da olsa bir yol gibi bir şey vardı. Her neyse! Galiba arada bir sallama yöntemi uygulayacağım. Aradan 48 yıl geçmiş!
Ağa dertli. Benim Dünya görüşümü bir iki yokladıktan sonra ajan olmadığıma ve hatta Kürtleri sevdiğime karar vermiş olacak ki çözüldü. Ağadan öğrendiklerim karşısında ağzım bir karış açık kaldığı gibi, gözlerim de yerlerinden fırladı.
Her toplumda olduğu gibi Kürtlerde de kuşak farkı vardır değil mi? Dört oğlan çocuk babası olup, okumuş bir ağanın bana, yüreğindeki isyanı dışa vurarak oğullarından duydukları ile ilgili sorduğu sorulara bakın:
-Begim. Burjuva Şövenisti ne demektir?
-Begim. Marksist Leninist Proleter Hareket ne demektir?
-Bu Mao kimdir? Ne işi var bizim memleketimizde?
-Marksist kimdir? Leninist kimdir?
-Bunlar Türk müdür Kürt müdür? Ne işi var bunların bizim ülkemizde?
-Begim ben Ziraat Bankasına elli metre kala çaketimi iliklerim. Ben devletimi seviyorum. Ben devletimi sayıyorum. Begim ben nasıl askere tüfeng atayım?
...
Şimdi bu konulara ayrıntılarla ve isimlerle girmenin ne Kürtlere ne de bize bir yararı olamaz. Ama burada yazmadan geçemeyeceğim bir gerçek var. O gerçeğin ipuçlarına sonradan başka bir köyde tanık da oldum. Ankara’daki bir takım “Kuş beyinli” ler, Kürtlerle Türkleri birbirine düşman etmek için ne mümkünse yapmışlar. Hattâ bunu bilmeden değil, bu ülkeye kötülük olsun diye, bilerek yaptıklarına inanıyorum. Kanıt mı istersiniz? Kanıt: Ülkemizin durumu. İşte, şöyle bir ülkemizin durumuna bakın yeter! Eserleri ortada!
Efendim komediye bakın. Bölgede dört adet eşkıya var. Bunlardan ilk üçü aynı zamanda medyatik eşkıyalardır. İsimleri, Tilki Selim, Hamido, Hakimo ve Ömer Bezek’tir. Türk halkı bunlardan ilk üçünün neredeyse hayat hikâyesine kadar iyi bildiği halde, Ömer Bezek’i hiç tanımamaktadır. Tilki Selim, Hamido ve Hakimo namus belasına, töre belasına ve kan davası belasına, adam başı bir kişiyi katlederek dağa çıktıkları halde, Ömer Bezek alçağı, gerçekten de haramilik yapmakta, yetmiyormuş gibi gözünü kırpmadan adam öldürmektedir. Diğerlerinin birer vukuatı varken, bu herifin kırk vukuatı olduğu rivayet olunur. Geçen gün, yâni benim araziye çıkmamdan bir-iki hafta kadar önce, MTA Şırnak Asfaltit şantiyesini basarak, işçilerin (yeni gelen) maaşlarını gaspetmiş ve bütün şantiyeyi müdüründen mühendisine, memurundan işçisine varana kadar sıra dayağına çekmiştir. Hâlâ köylerde bu olay tartışılır.
Diğer üç medyatik ve sempatik eşkıya ise, arada bir otobüs falan soyup, Robin Hood şeklinde, ahaliden aldıklarını fakir köylülere dağıtıp, ondan sonra tereyağlı kaymaklı bir diyetle beslenme hakkı kazanmışlardır. Bu durumdan hiçbir köylü rahatsız değildir. Sonuçta bir kişilik eşkıya kadrosuna mı bakamayacaklar? Ama Ömer Bezek’in bir manga adamı var. Hepsi de birer sniper. Heriflerde Mauser’den aşağısı yok. Ömer bezek hiçbir zaman bizim(!) medyatik troyka’ya bulaşmıyor. Ama Hamido ile Hakimo sürekli olarak birbirleri ile dalaşıyorlar. Tıpkı Salako ile Davaro gibi. 1985’lerde ortaya çıkan Koçero’ya ise değil köylüler, yöredeki tüm jandarmalar bile saygı duymaktalar. O bir efsane!!!
Derken orta yerlerde, yörenin kıyafetini giyerek dolaşan, hiç kimsenin tanımadığı köylüler zuhur ediyor. Bazı dedikodulara bakılırsa bunlardan birinin veya ikisinin, puşusunu sıkı sıkı sarmasına karşın, sarışın ve mavi gözlü oldukları söyleniyor. Bu herifler temas etmekten de çekinmemekte ve botan Kürtçesi ile konuşmaktadırlar. Fakat bir tuhaf. Örneğin:
-Selamün aleyküm. Çe dı be? Ez’e herim Tilmişare. Diyeceğine,
-Salam ali kum. Şe dı bii? Ez’i kerim Tilmicıhaari
Diyorlarmış. Ben de bunun üzerine
-Bu “İngiliz Kürtçesi” dedim.
-He. Mühendis beg. Cedden rahmet! Ayrıca bir de “İstanbul Kürtçesi” konuşanlar var. İngiliz Kürtçesi konuşanlar Türkleri kötülüyor. Sürekli olarak Milleti isyana teşvik ediyor. Tek söyledikleri “Bu topraklar sizin. İşgal altındasınız. Doğal kaynaklarınız sömürülüyor. Özgürlük sizin hakkınız.” İstanbul Kürtçesi konuşanlar ise komşu köylerin arasında nifak çıkarıyor. Köylerin sulama kanallarını bozuyor. Hayvanlarını çalıyor. Komşu köylerin köpeklerini öldürüyor. Fakat hepsinde de diğer köylü yapmış gibi iz bırakıyor. Senelerce bunların yüzünden komşu köylerle düşman olduk. Buralarda bir defa dostluk bozuldu mu düzeltmesi çok zordur. Ben oğullarımı silahlandırıp bunların peşine saldım. Beş altı seneden beri ne yakalayabildik, ne de vurabildik! Fakat nerelere sığındıklarını tahmin edebiliyoruz. Şimdi söyletme beni.
-Bunlar komünizm propagandası yapıyorlar mı?
-Yoh Mühendis beg. Bunlar Purogapanda yapmaz. Çünkü köylü ile temas etmez. Bak sana ne anlatayım. Botan’dan, Köprübaşından geldin değil mi?
-Evet
-Yüzbaşı ile görüştün mü?
-Evet. Kim olduğumu, ne yaptığımı, nereye gideceğimi falan bilgi verdim. Şiddetle karşı çıktı. “Sen deli misin kardeşim? Git Raman’da, Batman’da çalış. Buralarda Jandarmanın bile can güvenliği yoktur. Seni koruyamayız.” Dedi. Ben de “Sizden koruma istemiyorum. Türkiye Cumhuriyetinin bir mühendisiyim. Anayasamızda da seyahat hürriyeti var. Kimse beni engelleyemez” dedim.
-Beli Engelleyemez. Ama Amarikâlı olsaydın eşkiya seni sevmezdi. Dügerdi. Hah işte o Yüzbaşi geçen gün Hamido’nun yakalayıp getirip Botan Köprüsünün ayağına bağladığı Hakimo’yu oradan kurtarmış, bir gece misafir etmiş ve ertesi gün yanlış istihbarat vererek Hamido’nun bölgesine göndermiş. Gece sel gelse herif geberecek. Bundan evvel de Hakimo Hamido’yu bağlamıştı. Bizim halimiz ise çok kötüdür. Bak sen geldin hiçbir yemek istemedin. Ben yine de tavuk kestirdim. Afiyet şeker olsun. Ama Eşkıya geliyor. Ağa kaç oğlun var? Dört. Üç kalmasın istiyorsan bir kuzu kes diyor. Ertesi gün jandarma geliyor. "Ağa sen eşkıyaya yataklık yapmışsın. Hatta kuzu bile ikram etmişsin. Bu suçtur" diyor. Biz de Abuzer'in Gantırı değiliz herhal. Ne demek istediğini anlıyoruz. Koyun sürülerimize kıran girmiştir. Sürekli azalıyorlar. Bir de kasketli, puşulu, şalvarlı, mintanlı Amarikâ’lılar ve Ankara’lılarla uğraşıyoruz. Neyse ki mini etekli “Barış Gönüllüleri” azalmıştır. Şimdi sen Dicle’den içerilere doğru ayrıl. Oralarda Sor. Hiçbir köy yol istemez!!! Niye istemez? Çünkü yol gelirse Jandarma Gelir. Nüfus Cüzdanı gelir. Vergi gelir!!! Emma İş gelmaz. Emma Pavlike gelmaz.


Düzenleyen ugur kaynak - 13-Ocak-2015 Saat 19:42
Uğur Kaynak
IP
muammer tosun
Üye
Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 16-Eylül-2007
Konum: Balıkesir
Gönderilenler: 123

Alıntı muammer tosun Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 06-Şubat-2015 Saat 18:49
iyi akşamlar Hocam, uzun bir süredir siteye giremiyordum. Bugün açılmış. Yaklaşık bir ay sonra da olsa aklımdaki soruları aktarmak istiyorum. Alattin Middle East kampından bahsederken 4800 m. olarak planlanan kuyunun 2500 metresine ulaşıldığında gelen yüksek debili sıcak suyun akibeti hakkında bilginiz varmı malum batıda termal ile ısıtılan otel motel ve bazı şehir mahalleleri var benim bildiğim elbetteki bilmediğim daha fazladır. Gelelim Bağgöze'deki ağa ile muhabbetinizde adı geçen Ankara'daki kuşbeyinlilere onların gerçekten kuş beyinlimi olduğuna inanıyorsunuz bu biraz kuşlara hakaret oluyor Hocam çünkü ben kuşların pek çok insandan daha akıllı olduğuna inananlardanım. Dediğiniz gibi güzel ülkemizin haline bakınca bunlar daha iyi anlaşılıyorda zikrettiğiniz kuşbeyinlileri gerek merkezde gerek sahada görmesi gerekipte görmeyenlere neler dersiniz saygılarımla
IP
<< Önceki Sayfa   117 Sonraki >>
Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Konuyu Yazdır Konuyu Yazdır

Forum Atla
Kapalı Foruma Yeni Konu Gönderme
Kapalı Forumdaki Konulara Cevap Yazma
Kapalı Forumda Cevapları Silme
Kapalı Forumdaki Cevapları Düzenleme
Kapalı Forumda Anket Açma
Kapalı Forumda Anketlerde Oy Kullanma

Bulletin Board Software by Web Wiz Forums version 8.05a
Copyright ©2001-2006 Web Wiz Guide

Bu Sayfa 0,219 Saniyede Yüklendi.